7 Ekim 2008 Salı

ÜNLÜ YANYALILAR

Ön sıra sağdan ikinci: Kaçi Vehip Paşa ve sağdan dördüncü Esat Paşa

Önden ikinci sırada ayakta duranlardan sağdaki Esat (Bülkat) Paşa ve hemen yanında (ortada) Mustafa Kemal'imiz.







ESAT (BÜLKAT) PAŞA
Yanya'yı son kurşuna kadar savunan kahraman Esat (Bülkat) Paşa. O sırada kardeşi Vehip (Kaçi) Paşa da müstahkem mevki kumandanıydı. Her iki kardeşi General rütbeleriyle Çanakkale savaşında da Yanyalıların gururu oldular.
Esat Paşa (Mehmet Esat Bülkat) 18 Ekim 1862'de Yanya'da doğmuştur. Yanyalı Mehmet Emin Efendi'nin oğludur. Esat paşa 1890'da kurmay yüzbaşı olarak Erkan-ı Harbiye Mektebini bitirdi. Aynı yıl Almanya'ya giderek burada askeri görevlerde bulundu. Temmuz 1893'de Kıdemli yüzbaşı olarak İstanbul'a döndü. 05 Kasım 1893'de binbaşı oldu ve Osmanlı ordusunu düzenlemekle görevli Goltz Paşa'nın yardımcılığına atandı. Osmanlı-Yunan savaşı çıkınca 18 Nisan 1897'de Yanya Kolordusu kurmay başkanlığına atandı. Burada gösterdiği başarıdan dolayı 31 Ocak 1898'de rütbesi albaylığa yükseldi. 1899'da Harbiye Mektebinin ders nazırlığına, daha sonra da kurmay başkanlığına atandı. Harbiye mektebindeki hizmetlerinden dolayı 27 Kasım 1902'de Mirlivalığa (tuğgeneral) ve 17 Ocak 1906'da Ferikliye (tümgeneral) yükseltildi. 15 Temmuz 1907'de Selanik'teki 3. Ordu Komutan Yardımcılığına getirildi. 1911'de Gelibolu'da 5. Nizamiye Tümeni, çok geçmeden de Tekirdağ'da 2. Kolordu ve 12 Temmuz 1911'de İşkodra Müretteb Kuvvetleri Komutanlığına atandı. İtalya'nın savaş ilan etmesi üzerine 16 Eylül 1911'de Yanya Bağımsız Tümen Komutanı ve seferberlik projesi gereği olarak 10 Ekim 1911'de Yanya Kolordusu komutanı oldu. Balkan Savaşlarında 5 Mart 1913'e kadar Yanya ve civarını üstün düşman kuvvetlerine karşı savunarak büyük bir kahramanlık gösterdi. 16 Ocak 1913'de Tekirdağ'da 3. Kolordu Komutanlığına ve 1. Dünya Savaşında Gelibolu Yarımadasında 3. Kolordu ve Arıburnu Kuzey Grubu Komutanlığına atandı. Burada Çanakkale Boğazının kilidi sayılan Conkbayırını düşman kuvvetlerine karşı büyük fedakarlıklara katlanarak savundu. Çanakkale'deki hizmetlerine ödül olarak 15 Eylül 1915'de Tümgeneralliğe yükseltildi. Goltz Paşanın Bağdat Komutanlığına gitmesi üzerine 3 Kasım'da 1. Ordu Komutanlığına atandı. Almanya'nın doğu ve batı cephelerini görmek üzere 1917'de Berlin'e gitti ve burada incelemelerde bulundu. Yurda dönünce 21 Şubat 1918'de Bandırma'da 5. ordu komutanlığına ve 22 Haziran'da Batum'da 3. ordu komutanlığına atandı. Bundan sonra 2. Ordu genel müfettişliğinden 22 Kasım 1919'da emekliğe ayrıldı. Salih Paşa kabinesinde Bahriye Nazırlığı görevinde bulundu. Balkan savaşlarında Yanya'da gösterdiği müdafaa ve direnişi ile tanınan Esat Paşa Çanakkale'de de düşman kuvvetlerinin boğazı geçerek İstanbul'a varmasını önleyen kumandanlardan biri olmuştur. 1862'de Yanya'da doğan Esat Paşa 2 Kasım 1952'de İstanbul'da öldüğünde 90 yaşında idi.


KAÇİ VEHİP PAŞA
Taşkent'ten Türkiye'ye göçmüş bir Türk ailesinin çocuğu olan Kaçı, Yanya belediye başkanlarından Mehmed Emin Efendi'nin oğlu, Çanakkale Savaşı'nın kolordu komutanlarından Esad Paşa'nın küçük kardeşi ve bankacı Kazım Taşkent'in amcasıdır. 1899-1900'de 52. Sınıfın birincisi olarak ve kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp akademisini bitirdi ve Yemen'de bulunan IV. Ordu'da hizmete başladı. Burada İmam Yayla ile yapılan savaşlarda, bölgede barışın sağlanmasında büyük rol oynadı. Daha sonra Diyarbakır Tümeni'ne kurmay başkan olarak atandı ve Erzincan'a Müşir Zeki Paşa komutasındaki IV. Ordu karargahına nakledildi. 31 Mart Vakası'ndan sonra, Hareket Ordusu komutanları ile İttihatçıların isteği üzerine İstanbul'a Harbiye Nezareti'ne tayin edildi. 1909'da Mahmud Şevket Paşa, Harbiye Nazırı olunca, Harp Okulu ve Kuleli'de bozulan askeri disiplin ve inzibatı sağlayabilmek düşüncesi ile Harb Okulu komutanlığına getirildi. Rütbesi kurmay binbaşı olmasına rağmen, verilen her görevi başarı ile sonuçlandırmasını bilen Vehip Bey, 1912 yılına kadar bu önemli göreve devam etti. Balkan ve I. Dünya savaşlarında büyük yararlıklar gösteren genç subayların yetiştiği bu dönemde Vehib Bey, Harp Okulunun gelişmesinde, modernleşmesinde, savaş gücünün, askeri disiplinin arttırılmasında büyük çaba harcadı. 1912'de Yanya müstahkem mevkii komutanlığına ata-nan Vehip Bey, burada kolordu komutanı olan ağabeyi Esad Paşa'nın emrinde görevlendirildi. Balkan Savaşı'nda 20 Eylül 1912'de seferberliğin ilanı üzerine, şiddetli Yunan saldırıları karşısında Yanya kalesini 20 Şubat 1913 tarihine kadar kahramanca savunmayı başaran Vehib Bey, kalenin teslim protokolünü Metaksas ile karşılıklı görüşerek yaptı. Ancak, Yunanlılar tarafından Atina'ya götürüldü ve do-kuz ay süre ile tutuklu kaldı. Vehib Bey Balkan Harbi sonunda esaretten döndüğünde albaylığa yükseltildi. 22. Hicaz Tümen Komutanlığına atandı ve I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale cephesinde Liman Von Sanders'in yönettiği V. Ordu emrinde, Güney Grubu Komutanı olarak 15. Kolordu Komutanlığını yaptı. Vehib Bey önce 3. Tümeni ile Kumkale Yeniköy kıyılarını korumaya ve 11. Tümeni ile Çanakkale'de Besike kıyı-larını savunmaya çalıştı. Düşman, Gelibolu yarımada-sına çıkınca, 15. Kolordu güneye geçerek, kuzeydeki Esad Paşa komutasındaki kuvvetlerle İngiliz saldırısını durdur-mak yolunda büyük çaba harcadı. Mustafa Kemal Bey (Atatürk), Anafaratalar'da düşmanı durdurunca Esad Paşa, kardeşinden bu cephenin takviyesini istedi, Vehip Bey, sıkışık durumda bulunmasına rağmen, önce Nuri Conker'i alayı ile Mustafa Kemali desteklemeye gönderdi ve 8 Ağustos'ta bütün 8. Tümeni Esad Paşa'nın em-rine verdi. Başkomutan Vekili Enver Paşa tarafından II. Ordu Komutanı olarak görevlendirilen Vehip Paşa, Erzurum Kalesinin Ruslar tarafından düşürülmesi üzerine 23 Şubat'ta ordu, komutanlığından affını isteyen Mahmud Kamil Paşa'nın yerine tayin edildi. Üç misli üstün Rus kuvvetleri karşısında 300 km lik bir cepheyi 50 bin kişilik ordusu ile tutmaya çalışan Vehib Paşa, uğradıkları çetin saldırılara, şiddetli kışa, iaşe ve silah ikmali güçlüklerine rağmen kuvvetlerini dağıtmadı hatta eriyen birliklerinden Kafkas Tü-meni adını verdiği yeni kuruluşlar meydana getirdi. Ayrıca, Kızıl İhtilal üzerine Bolşeviklerin savaşı durdurmasından yararlanarak 12 Şubat 1918'de iki kolla ha-rekete geçti, 24 Şubat'ta Trabzon'u, Mart'ta Hopa'yı, alarak kalan bütün kuvvetleriyle 1914 sınırımıza ulaşmayı başardı. Kaybettiğimiz yerlerin geri alınmasından doğan bir sevinçle ordusuna yeni bir ruh kazandıran ve Başko-mutanlıkça kendisine Batum, Kars ve Ardahan bölgesinin ele geçirilmesi emri verilen Vehib Paşa 25 bin kişilik bir kuvvetle 26 Mart 1918'de eski sınırları da aşarak Batum üzerine yürüdü. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin imzalanması üzerine Vehip Paşa bu bölgeden ayrılarak İstanbul'a geldi. Enver, Talat ve Cemal paşaların Almanya'ya kaçmasına rağmen İstanbul'da kalan ittihatçılardan çekinen hükümet, vekiller heyeti kararı ile tutuk-lattığı 63 kişi arasında Vehip Paşa'yı da Bekir Ağa Bölüğü'ne hapsettirdi. Tahliye edildikten sonra tekrar arandığını fark eden Vehip Paşa İtalya'ya kaçarak kendisini kurtarabildi. Daha sonra Almanya, Romanya, Yunanistan ve Mısıra giden Vehip Paşa, İtalya - Habeşistan harbinde Habeş ordusuna komutanlık yaptı. Sekiz ay süren Habeşistan İtalya Harbi sırasında emrindeki kuvvetlerin azlığına rağmen, İtalyanlar Vehip Paşanın cephesini bir karış geri süremediler. Ancak, Kuzey Cephesi düşürülerek imparatorun yurdunu terke mecbur bırakılması üzerine Vehip Paşa da erlerini silah ve cephanelerini beraberlerinde bırakarak memleketlerine yolladı. Bir süre daha İskenderiye'de kalan Vehip Paşa İstanbul'a döndü ve yurt topraklarında hayata gözlerini yumarak, Karacaahmet'te mezarlığına gömüldü.


ORGENERAL İZZETTİN ÇALIŞLAR
Asker, Kurtuluş Savaşı komutanlarından ve siyaset adamı. 1882 yılında Yanya'da doğdu. İstanbul'da Milli Savunma Bakanlığı Personel Dairesi emrinde çalışmayı reddederek Mudanya'da Milli Mücadele kuvvetlerine katıldığında (1 Temmuz 1920) yarbaydı. O tarihe kadar Üsküp'ten Anafartalar'a uzanan çeşitli yerlerde görev yaptı. Çalışlar, Milli Mücadele'yi yürüten kuvvetlerden 23. Tümen komutanlığına atandı, 20. Kolordu'nun da komutan vekilliğiyle görevlendirildi. Kütahya-Eskişehir, Birinci ve İkinci İnönü ve Sakarya Meydan Savaşları'nda tümen ve grup komutanı olarak bulundu. 1921'de albaylığa, 1922'de generalliğe yükseldi. 1926'da korgeneral oldu. Bu sırada 1. Ordu'ya komuta ediyordu ve bir ara İzmir valiliği ile Askerği Mahkeme üyeliği de ek görev olarak kendisine verilmişti. Çalışlar, 1930'da orgeneralliğe yükseltildikten sonra ordu komutanı olarak 1939'a kadar görevini sürdürdü. Emekliye ayrıldıktan sonra Aydın (1939), Muğla (1940 ve 1943), Balıkesir (1943) milletvekili olarak Meclis'de bulundu. 1951 yılında İstanbul'da öldü.

KÂZIM TAŞKENT
Kâzım Taşkent, 1894 yılında Preveze’de doğmuştur. Orta eğitimini 1912 yılında Üsküp İdâdisi’nde tamamlamış; yüksek öğrenimine İstanbul Mühendis Mektebi’nde devam ederken, 1915 yılında, Birinci Dünya Savaşı sırasında silâh altına alınmıştır. Savaş süresince, Çanakkale’de, İstanbul’da ve Batum’da yedek subay olarak görev yapan Kâzım Taşkent; 1918 yazında irtibatı kesilen Kafkasya Ordusu ile haberleşmeyi sağlama konusundaki üstün hizmetlerinden dolayı Başkomutanlıkça armağandırılmıştır… 1920 yılında Almanya’ya gidebilmiş ve önce Braunschweig’da, daha sonra da Hannover’de Technische Hochschule’de Kimya eğitimi görmüştür. 1925 yılı başlarında, Kimya Yüksek Mühendisi olarak yurda dönen Kâzım Taşkent, aldığı devlet bursu nedeniyle mecburî hizmetini Ankara’da İktisat Bakanlığı’nda ve İstanbul Bölge Sanayi Müdürlüğü’nde tamamlamıştır.”Bundan sonra Taşkent’in Alpullu Şeker Fabrikası’nın kurulması ve işletilmesiyle görevlendirildiği, Eskişehir ve Turhal Şeker Fabrikalarının çok kısa sürede kurup işletmeye açtığı yazılıdır. Ancak Kâzım Taşkent adıyla aynı anda anılan büyük eser Yapı ve Kredi Bankası olmuştur. Günümüzde de çok saygın bir müessese olan bu kurumun kurucusudur. 1991 yılında aralıksız çalışma ve vatana hizmetle geçen ömrü nihayete ermiştir.

MUSTAFA ABDÜLHÂLİK RENDA
1881'de Yanya'da doğdu. Yanya İdadisi Rüştiyesi ve İstanbul İdadisinde orta öğrenimini tamamlayarak 25 Temmuz 1903'te Mülkiye Mektebinin Yüksek Bölümünden diploma aldı. 27 Temmuz 1903'te Ziraat Bankası Muhasebe Kalemi Mukayyit Refiki unvanı ile göreve başladı. 27 Ekim 1903'te Rodos İdadisi matematik, geometri, tarım, sağlık ve Fransızca öğretmenliğine atandı. 11 Ağustos 1904'te Cezayir Bahri Sefit Vilayeti Maiyet Memurluğuna görevlendirildi. 11 Mart 1906'da Tepedelen, 14 Kasım 1908'de Pogon, 18 Ocak 1909'da Delvine Kaymakamlıklarında bulundu. İki kez Berat Mutasarrıflığına, 4 Şubat 1911'de Kavala Kaymakamı iken Çamlık Mutasarrıflığına, 18 Haziran 1911'de Ergeri Mutasarrıflığına vekaleten görevlendirildi ve aynı tarihte açığa alındı. 8 Mayıs 1913'te Siirt Mutasarrıflığına, 20 Aralık 1914'te Bitlis Valiliğine, 14 Ekim 1915'te Halep Valiliğine, 29 Nisan 1917'de Dahiliye Vekaleti Müsteşarlığına, 6 Mayıs 1918'de yeniden Halep Vilayeti Valiliğine atandı. Halep'in işgali üzerine 12 Kasım 1918'de Hüdavendigâr (Bursa) Valiliğine getirildi. Bu göreve gitmeden Damat Ferit Hükümetince azledildi ve tutuklandı, altı ay sonra Malta'ya sürüldü. Malta dönüşünde 4 Ocak 1922'de İktisat Vekaleti Müsteşarlığına, 20 Ocak 1922'de Dahiliye Vekaleti Müsteşarlığına, 29 Nisan 1922'de Konya Valiliğine, 19 Eylül 1922'de İzmir Valiliğine atandı. 30 Temmuz 1923'te Çankırı'dan Milletvekili seçildi. 02 Ocak 1924'de I. İNÖNÜ Hükümetinde Maliye Bakanlığına getirildi. II. İNÖNÜ Hükümetinde de 21 Mayıs 1924'e kadar aynı görevini sürdürdü. III. İNÖNÜ Hükümetinde üçüncü kez maliye Bakanlığını üstlendi. IV. İNÖNÜ Hükümetinde Milli Savunma Bakanlığına getirildi, V. İNÖNÜ Hükümetinde de aynı bakanlığını korudu. 25 Aralık 1930'da 3. kez Maliye Bakanlığına atandı. Çankırı'dan III, IV, V, VI ve VIII. Dönemlerde Milletvekili seçildi. 1 Mart 1935 ile 5 Ağustos 1946 tarihleri arasında TBMM'nin Başkanlığını yaptı.1 Ekim 1957'de İstanbul Erenköy'de vefat etti.

ŞEMSEDDİN SAMİ
Şemseddin Sami (1850-1904) Arnavutluk’ta, Yanya vilayetinin Fraşer kasabasında doğmuştur. Oranın tımar sahibi Fraşerî ailesinden Halil Bey’­in oğludur. Orta öğrenimini Yanya’da bir Rum jimnazında görmüş, orada Fran­sızca, İtalyanca ve eski Yunanca’yı, aynı zamanda medreseye giderek Arapça ve Farsça’yı öğrenmiştir. İstanbul’a gelince (1871) basın hayatına atılmış, İbret ve Hadîka gazetelerinde makaleler yararken bir yandan da roman ve piyeslerini bas­tırmış, daha sonra Sabah (1876) ve Tercümân-ı Şark (1878) gazetelerini kurmuş, Aile (1881) ve Hafta (1881) dergilerini çıkarmış, başka gazetelere de makaleler yazmıştır. Birtakım küçük memurluklarda çalışmış bulunan Şemseddin Sami, bir yıl kadar Trablusgarb’a sürülmüş, son olarak, sarayda kurulan (1880) Teftiş-i Askerî komisyonu kâtiplik ve başkâtiplik görevlerinde çalışmış, hayatının son zamanlarında Erenköy’ündeki köşkünde “ikamete memur” edilmiş, orada ölmüştür. Devrinin en büyük dil bilgini olan Şemseddin Sami, dilin ıslahı, sadeleşmesi, sözlük ve gramerlerinin yapılması Seydi Yahya (1874), Besa - yahut – Ahde Vefâ (1875), Kâve (1875) dramlarını yazmıştır. Batı edebiyatından yaptığı çeviriler arasında en ünlüleri, Victor Hugo (1802-1885) dan çevirdiği Sefiller (1880) ile Daniel Defoe (1661-1731) dan çevirdiği Robinson (1884) dur. Bunlardan başka, Cep Kütübhânesi başlığı altında, başka başka zamanlarda, Gök, Yer, İnsan, Medeniyyet-i İslâmiyye, Lisân, Esâtir v.b. (1880-1895) adlı birtakım küçük kitaplar çıkanmştır. Hayatının son yıllarında, Türkolog Radloff (1837-1918) yayınlından yararlanarak ­Orhun Yazıtlarını Türkiye Türkçe’sine çevirmiş, Vambéry (1832? – 1913) nin yayınladığı kısımlardan yararlanarak da Kutadgu Bilig’i incelemiş ise de, bu er yayınlanmamış; gazete ve dergilerde çıkan makaleleri de kitap halinde toplanmıştır. ([1])konularında o zamana kadar birçok yazarlar tarafından ileri sürülen düşünceleri daha bilimsel bir gözle ve daha derli toplu olarak anlatmış; ayrıca, o zamana kadar yokluğundan yakını­lan Türk dili sözlüğünü hazırlamış, ve sade dille yazı yazma denemelerine girmiştir. Kaamûs-i Türkî adlı büyük sözlüğünün önsözünde (1901), yazı ve edebiyat dili olması istenen bir dilin, sözcüklerini bir araya toplayan bir sözlüğü ile kural­larını tespit eden bir gramerinin yapılması gerektiğini, edebiyat binasın ancak bunlar üzerine kurulacağını ve dilinin gerilemesine karşı bunların bir sed yerini tutacağını; bin yıllık edebi ve tarihî bir geçmişi bulunan ve aslında geniş ve zen­gin bir dil olan Türkçe’nin, o zamandan beri sözlüğü ve grameri yapılmadığı için birçok sözcüklerini kaybedip daralarak Arapça ve Farsça’ya muhtaç bir hale geldiğini söylemiştir. Dilin ıslah ve sadeleşmesi konusunda ise, Lisân-ı Türkî (Osmâmî) makalesinde (1881) Türkçe kullanılmakta olan Arap ve Fars sözcüklerinin kimyevî bir kaynaşma ile dile karışmamış olduklarını, yabancılıklarını daima koruduklarını, bunları atarak dili temizlemenin her zaman mümkün olduğunu anlatmış; Robinson çevirisinin ön sözünde (1885), anlatım yazı dilinden kurtarılıp konuşma diline yaklaştırıldığı takdirde, dilin sadeleşmekle birlikte güzelleşeceğini bildirmiş; Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde yayınladığı Lisân ve Edebiyatımız (1897) başlıklı makalesinde de, dil ile edebiyat arasındaki çok sıkı bağa işaret ederek, güzel bir dilimiz olduğu halde ona uygun bir edebiyatımız bulunmadığını, eğer söylediğimiz gibi yazar ve dilin o yolda ıslah ve ilerlemesine çalışırsak, dilin güzelliğine uygun mükemmel bir edebiyatımız olacağını yazmış; ve, Rabinson çevirisinde, konuşma dilini yazıda kullanmayı denemiştir. Şemseddin Sami, dilcilik alanında Kaamûs-i Fransevî (Türkçe’den Fransızca’ya 1884, Fransızca’dan Türkçe’ye 1902), Küçük Kamûs-i Fransevî (1888), Kaamûs- Aral (1898), Kaamûs-i Türkî (2 cilt. 1901) adlı çok önemli sözcüklerle okullar için dil bilgisi kitapları yayınlamıştır. Kaamûs-ül-A’lâm (6 cilt, 1889-1898) adlı büyük eseri Türkçe’de tamamlanmış ilk ansiklopedidir. Roman türünde Türk edebiyatının bu yolda yazılan ilk eseri olan Taaşuk-ı Talât ve Fitnat (1872).

RAİF KARADAĞ
“28 Nisan 1920 tarihinde Yanya”da doğdu. Babası Yanya eşrafından bankacı Süleyman Bey”dir. Annesinin adı Selime”dir. Lozan anlaşması gereğince yapılan anlaşmayla 1924 yılında Türkiye”ye gelen Süleyman Bey ailesi,İstanbul”da Pendik”e yerleşti. Ozaman henüz 4 yaşında bulunan küçük Raif,daha sonra Pendik ilkokulunu bitirdi.Sonra Kadıköy ortaokulundan mezun oldu. Rumca, Osmanlıca ve İngilizce bilen Raif Karadağ, çocukluk ve gençlik yıllarından beri okumayı çok seven bir insan olarak tanınırdı. Onunu bu okuma aşkı, daha sonraki yıllarda yazma aşkına dönüştü. Bu aşkla Raif Karadağ, gazeteciliği kendine meslek seçti.1952 yılında günlük Yeni Büyük Doğu gazetesinde yazmaya başladı. Daha sonra Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde yazmış, diğer taraftan da bazı dergilerde de çeşitli yazılarını yayınlamıştır. Bu yazılarından pek çoğunu daha sonra kitap haline getiren Raif Karadağ, gazetecilik mesleği dolayısıyla yaptığı araştırma ve çalışmalarının meyvelerinin gazete sütunlarında kaybolup gitmesini hazırladığı kitaplarla engellemiştir. Bu sayede milli kütüphanemizi, gerek sade ve akıcı Türkçesi, gerekse de araştırma değeri yönünden birçok kıymetli eserle zenginleştirmeye hizmet etmiştir. İşte bu araştırma ve çalışmalarının semeresi olan ve günümüz açısından da bir ışık olan ve elden düşmeyen , sahasında tek kaynak olma özelliğini halen sürdüren Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar gibi eserleri halen bir ışık olarak elimizden düşmemektedir.Selver hanımla evlenen Karadağ”ın bu evlilikten iki oğlu dünyaya gelmiştir. Murat ve Ferhat. Raif Karadağ, hem çok iyi bir insan, hem de çok iyi bir aile reisi olarak yaşadı. 22 Aralık 1973 yılında, son derece sıhhatli bir şekilde gittiği Ankara”da kaldığı otel odasında, henüz genç sayılacak bir yaşta (53 yaşında) esrarengiz bir şekilde vefat etmiş, bu haber gerek ailesini ve gerekse dostları, hayatı boyunca mefkuresine bağlı olarak yaşadığı milliyetçi çevresi büyük bir üzüntüyle sarsılmıştır. Raif Karadağ, kendisini tanıyan ve candan seven arkadaşları arasında eski Türk illerinden kopup gelen bir rüzgar gibi hür, temiz, mert ve dürüst kişiliği ile öyle güzel kokular getirmiştir ki,bunları, bıraktığı eserleriyle de burcu burcu tüter bulursunuz. Ve bu unutulmaz eserler, onun kişiliğini ebedileştirmek için yeterlidir.

HÜSEYİN ATAMAN
1900'de Yanya'da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra 1 Şubat 1916'da İstanbul Talimgâhına gönderildi, 1918'e kadar Birinci Dünya Savaşı'na katıldı. Haziran 1920'de iki ay süre ile Trakya Harekâtına iştirak etti. 22 Aralık 1920'de Anadolu'ya geçti. İstiklâl Harbi'ne katılarak, II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz Meydan Muharebelerinde bulundu. 1926-1929 yılları arasında Harp Akademisinde öğrenim gördü. 30 Ağustos 1929'da yüzbaşı rütbesiyle Genelkurmay 3'üncü Şubede ve 33'üncü Tümen Topçu Alayı Batarya Kumandanlığında görevlendirildi. 30 Ağustos 1935'de Binbaşı, 1941'de Yarbay, 1944'te Albay 1950'de Tuğgeneralliğe terfi ederek, Kara Kuvvetleri Harekat Başkanlığına getirildi. 1952'de 33'üncü Tümen Komutanlığına tayin edildi. 1953'de Tümgeneralliğe terfi ederek, I'inci Ordu Kurmay Başkanlığına, 1955'de 10'uncu Tümen Komutanlığına görevlendirildi. 1956'da Korgeneralliğe terfi ederek, 1959 yılına kadar 13'üncü Kolordu Kumandanlığı, Genelkurmay Lojistik Başkanlığı ve 5'inci Kolordu Kumandanlığı görevlerinde bulundu. 1960'da harp Akademileri Kumandanı iken emekli oldu. 22 Ekim 1960'ta I. GÜRSEL Hükümetinde Milli Müdafaa Bakanlığına getirildi. 6 Ocak 1961'de Kurucu Meclis Üyesi oldu. 1961 Genel Seçimlerinde Millet Partisinden Ankara Milletvekili seçildi. 13. Dönemde de MP'den İstanbul Milletvekili seçildi. ÜRGÜPLÜ Hükümetinde Devlet Bakanlığı görevini yürüttü. 10 Şubat 1975'te vefat etti.

SADİ YAVER ATAMAN (23.4.1906-10.12.1994)
"Folklor Uzmanı", "Müzikolog", "Saha Araştırmacısı", "Sanatçı", "Eğitimci", "Yönetici" ve "Sanat Uygulayıcısı" Sâdi Yâver Ataman, 23 Nisan 1906'da babasının görevli bulunduğu Yanya'da doğdu. Babası, Kafkasyalı mücâhit Şeyh Şâmil'in baba soyundan Dr.Ali Yâver Ataman; annesi, Safranbolu "Cılız" soyundan Habîbe Yektâ Ataman'dır.
Sâdi Yâver Ataman, İptidâî Mekteb, Rüştiye ve İdâdî' yi Safranbolu'da [1922], Lise eğitimini İstanbul'da tamamladı [İstiklâl Lisesi/1926]. Lise eğitiminin ardından, İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği kısmına kaydolduysa da; bu eğitimini yarım bıraktı. Müziğe olan tutkusu nedeniyle, eski adı Dâru'l-Elhân olan İstanbul Konservatuarı'na girdi ve buradan 1930 yılında mezun oldu. Konservatuar eğitimi sırasında Rauf Yektâ Bey, Zekâizâde Hâfız Ahmet [Irsoy] Bey, Kaşıyarık Hüsâmettin Bey, Musa Süreyya Bey, Muallim İsmail Hakkı Bey, Mehmet Zâti [Arca] Bey, Veli Kanık ve Hoca Ziya [Üsküdarlı] gibi müzik adamlarından yararlandı. Konservatuar eğitimini sürdürürken, ayrıca; Mehmet Fuat Köprülü'nün Türkiyat Enstitüsü'ndeki derslerine devam etti [1928-1930]. Konservatuar eğitimini tamamladıktan sonra, Musiki Muallim Mektebi Ehliyet Sınavı'nı da başarı belgesi alarak kazanan Sâdi Yâver Ataman[1930], 1931 yılından itibaren müzik öğretmeni olarak devlet hizmetine girdi. Önce, Üsküdar Ortaokulu'nda [1931], ardından Karadeniz Ereğlisi'nde (Alaplı'da) müzik öğretmeni olarak görev yaptı [1931-1935]. 1933 yılında, kısa hizmetli olarak topçu sınıfında askere alınan Sâdi Yâver Ataman, 1934 yılında, Teğmen rütbesiyle terhis oldu. Askerlik sonrasında, tekrar öğretmenlik görevine döndü. 1938 yılında, öğretmenlik görevinden kendi isteği ile ayrıldı. 1938-1940 yılları arasında, Ankara Radyosu Halk Müziği yayınları yöneticiliğine getirildi. Hazırlayarak sunduğu programlarla, halk müziğimizi folklorik değerleriyle ve açıklamalı olarak ilk kez, halka tanıtmaya başladı. Ayrıca, bir süre Ankara Polis Koleji'nde öğretmenlik yaptı [1939]. Sâdi Yâver Ataman, 1940 yılında bağımsız olarak, Karabük Belediye Başkanlığı'na seçildi. Aynı zamanda Karabük Halkevi Başkanlığı yaptı. Belediye Başkanlığı görevini sürdürürken ikinci kez, "Teğmen" rütbesi ile askere alındı[1940] ve "Üsteğmen" rütbesi ile terhis edilerek tekrar "Belediye Başkanlığı" görevine döndü [1942]. Karabük'te bulunduğu yıllarda, Karabük adı ile bir de folklor dergisi çıkardı.1946 yılında üçüncü kez askere alındı ve 1947 yılında terhis edildi. Askerlik dönüşü, İstanbul Beyazıt Bucak Müdürlüğü görevine tayin oldu[1948]. 1950 yılında, İstanbul Radyosu'nda; Memleket Havaları Ses ve Saz Birliği'ni kurarak, uzun yıllar bu topluluğun yöneticiliğini ve şefliğini yaptı. 1952 yılında, Bucak Müdürlüğü'nden kendi isteği ile ayrıldı. Aynı yıl içinde, İstanbul Belediye Konservatuarı bünyesinde, kurulmasına önayak olduğu Folklor İnceleme ve Derleme Kurulu'na [1952] atandı ve bu kurula bağlı olarak kurduğu Folklor Tatbîkat Topluluğu'nun şefliğine getirildi [1953]. Bir süre de, "Aksaray Lisesi Müzik öğretmenliği" görevinde bulundu. 1953 yılında, Radyo Islah Komisyonu üyeliği ve Raportörlüğü'ne de seçilen Sâdi Yâver Ataman, 1955'de Radyo Halk Müziği Müşâvirliği'ne getirildi. 1960 yılında bu görevinden ayrılarak bir süre serbest çalıştı. 1963'de, İstanbul Belediye Konservatuarı Folklor İnceleme ve Derleme Kurulu üyeliği'ne tekrar atandı ve 21 Aralık 1971 tarihinde bu görevinden emekli oldu. 1972 yılından itibaren dört yıl süreyle, Yapı ve Kredi Bankası Genel Müdürlüğü Kültür ve Sanat İşleri Müşâvirliği'nde bulundu. Bazı milli kuruluşların sanat ve kültür hizmetleri yanında, Karadeniz Ereğlisi İdman Yurdu Musiki Şubesi, Türk Halk Oyunlarını Yaşatma ve Yayma Tesisi [Vakfı], Fâtih Halkevi Müzik Kolu, Türk Folklor Derneği, Halk Oyunları Derneği [HOYDER], Türk Sanat ve Halk Musikilerini Yaşatma ve Yayma Kurumu, Türk Folklor Kurumu gibi kurum ve derneklerde kurucu üyelik, fahri başkanlık ya da yönetim kurulu üyeliği gibi görevler üstlendi. Sâdi Yâver Ataman, 1929 yılından itibaren ülkemizin hemen her yöresinde yaptığı saha araştırmalarıyla, çok sayıda folklorik ve etnografik materyal topladı. Özellikle, Yapı Kredi Bankası Genel Müdürlüğü Kültür ve Sanat İşleri Müşâviri olarak, Anadolu'nun pek çok yöresinde çalışma imkanı buldu. Saha araştırmalarıyla, kültür hayatımıza binlerce türkü ve ezgi kazandırdı. Bir kısım derlemelerini radyo dalgaları, plaklar ve ilmi yayınlar yoluyla ilim ve san'at camiasına yaymaya çalıştı. Kültür ve san'at camiasında, öncelikle; halk müziği ve oyunlarımızı, folklorik yönüyle tanıtmanın önemini iyi kavramış bir san'at adamı olarak tanındı. Yüce Atatürk'ün huzurunda iki kez saz çalarak, türkü okuma şerefine nâil olan; Radyo Kurumu'nun yayın hayatına başladığı ilk yıllarda -İstanbul'da, Sirkeci'deki Büyük Postahane'nin üst katında- "Mehmet Sâdi" adıyla ve Tanburacı Osman Pehlivan ile birlikte canlı yayınlara katılan [1927]; Ankara Radyosu'nda, açıklamalı programlarla halk müziğimizi geniş kitlelere ilk kez yaymaya çalışan; Radyo programları ile Sivas'lı Aşık Veysel [Şatıroğlu], İnebolu'lu Sarı Recep [Güray] ve Bayram Aracı gibi halk müziğimize kaynak olmuş değerleri toplumumuza kazandıran ve kurduğu "Memleket Havaları Saz ve Ses Birliği" ile halk müziğimizi ilk kez konser salonlarına taşıyan Sâdi Yâver Ataman, san'atçı vasfını, eğitimcilik ve yöneticilik vasıflarıyla birleştirerek sanat uygulayıcılarına daima örnek oldu. Halk Oyunlarımızın gün ışığına çıkarılması ve aslına sadık kalınarak yaşatılması konusunda da, Sâdi Yâver Ataman önemli hizmetlerde bulundu. Yapı Kredi Bankası tarafından finanse edilen ve Türk Halk Oyunlarını Yaşatma ve Yayma Tesisleri [Vakfı]'nin katkıları ile gerçekleştirilen Türk Halk Oyunları Bayramı'nın düzenlenmesinde görevler üstlendi. Yörelere sıkışmış ve unutulmak üzere olan Halk Oyunlarımızın canlandırılması ve otantik kimlikleri ile sahnelenmesi için gayret gösterdi. Yurt sathında yaptığı saha araştırmalarıyla, pek çok halk oyunu derledi. Yörelerinde, mahalli oyun ekiplerinin kurulmasına önayak oldu. Hemen her yörenin, usta oyunculardan meydana gelen oyun ekiplerini İstanbul'a davet ederek geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan isimlerden biri oldu. Sâdi Yâver Ataman, sanatçı kişiliği yanında, bir bilim adamı olarak da Türk kültür hayatına hizmet etti. Bilimsel çalışmalarında, çoğunlukla müzikolojik ve folklorik konuları ele aldı.İlk yazılarını, Karadeniz Ereğli dergisi ve Bartın gazetesinde yayımlamaya başladı [1931]. Bozkurt, Çağımız, Doğu Büyük Ülkü Gazetesi, Dokuz Eylül Dergisi, Folklor, Folklor (Halk Bilimi), Folklora Doğru, Folklor Postası, Genç Öğretmen, Halk Bilgisi Haberleri, Halk Eğitimi, Hamsi, Işık Yolu, İstanbul Belediye, Karabük, Karaelmas, Kemal Yolu, Kıyı, Maya, Musiki, Musiki Ansiklopedisi, Musiki Mecmuası, Müzik ve Sanat, Müzik ve Sanat Hareketleri, Orkestra, Orkun, Özleyiş, Pirelli, Sanat-Bilim ve Kültürde Orkun, Sır, Sigorta Dünyası, Sivas Folkloru, Şua, Tarla, Türk Folkloru, Türk Basın Birliği, Türk Folklor Araştırmaları, Türk Musikisi Dergisi, Ülkü, Ülkücü Öğretmen, Varlık, Yelken, Yeni Fırat, Yeni Musiki Mecmuası, Yeni Öğretmen gibi dergilerde, ayrıca; Adâlet, Bizim Anadolu, Son Havâdis ve Tan gibi gazetelerde, 1000 civarında makale ve tefrikaya imza attı. Bazı yazılarında Emre Kayaoğlu takma adını kullandı. Görsel Türkiye Ansiklopedisi ve Renkli Büyük Türkiye Ansiklopedisi gibi ansiklopedilerin, Folklor ve Halk Müziği maddelerini yazdı. Unesco ve .çeşitli kültür-san'at kongrelerine davet edildi; Milli ve Milletlerarası Folklor ve Türkoloji Kongreleri ile, Sempozyum, Panel ve Seminerlere bildirilerle katıldı. Kırk civarında kitap yazdı ise de, bunlardan yirmiye yakınını yayımladı.

DR. TEVFİK SAĞLAM (1882-1963)
Asıl ismi Ali Tevfik Salim'dir. 1882 İstanbul doğumlu. Dedesi Ömer Cemal Efendi; Adliye Nazırlığı'na kadar yükselmiş bir mülkiye memuru idi. Babası Osman Efendi ise din görevlisidir. İlköğrenimini Sultanahmet'teki Nakilbent Okulu'nda tamamlayan Tevfik Sağlam; 1891 yılında Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'ne girmiştir. 1895'de Kuleli Askeri Tıp Okulu'na, ardından 1898'de Demirkapı'daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'ye kaydolan Tevfik Sağlam; 1903 yılında Tabip Yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuştur. Bir yıl kadar Gülhane'de İç Hastalıkları Kliniği'nde çalışan Dr. Sağlam; 1906'da da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane İç Hastalıkları öğretmen yardımcılığı sınavını kazanmıştır. II: Abdulhamit zamanında Haydarpaşa'daki bina tamamlanınca; Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve Mülki Tıbbiye birleştirilerek Haydarpaşa Tıp Fakültesi oluşturulmuş ve Dr. Tevfik Sağlam da burada II: İç Hastalıkları Kliniği Laboratuvar Şefliği'ne getirilmiştir. 1912 yılında başlayan Balkan Savaşı'nda Selanik'de Sıhhiye Bölüğü, Hadımköy Sıhhiye Bölüğü ve Yassıviran Bölge Hastanesi'nde çalışmıştır. Askerler arasında başlayan tifüs ve kolera salgını ile mücadele ederken tifüs hastalığına yakalanan Dr. Tevfik Sağlam; İstanbul'a gönderilmiş ve sonrasında İstanbul Tıp Fakültesi'ndeki görevine dönmüştür. 1914'de başlayan I. Dünya Savaşı'nda Tıp Fakültesi'ndeki görevinden istifa ederek Askeri Tıp Okulu'na geçmiş ve 1915'de 2. Ordu Başhekimliği'ne atanmıştır. Aynı yıl Erzurum'daki 3. Ordu'nun emrine verilen Dr. Tevfik Sağlam; burada Sıhhiye Başkanı olmuş, 1917'de ise Albay rütbesine yükselmiştir. Dr. Tevfik Sağlam'ın askeri hekimlik ve idarecilik özellikleri örnek bir Sıhhiye Başkanı olmasını sağlamıştır. Halk ve askerler I. Dünya Savaşı yıllarında tifüs ve kolera hastalıklarından kırılıyordu. Tedavi ile uğraşan hekimler arasında da yaygın olan tifüs hastalığına karşı ilkel koşullarda Dr. Tevfik İsmail Gökçe ve arkadaşlarıyla aşı hazırlama girişimleri; dünya tıp literatürüne geçmiş bir başarı olarak anılmaktadır. Dr. Tevfik Sağlam; bu çabaları ile tifüs salgınının ve ölümlerin yavaşlamasını sağlamıştır. Bu girişimleri nedeniyle yakın bir arkadaşının "aşının insanlara zarar verdiği" suçlamasıyla karşılaşarak Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi'ne ihbar edilmiş ve yargılanarak beraat etmiştir. III: Ordu'da çalışırken hekimlere yönelik kurslar, konferanslar düzenleyen Dr. Sağlam; bu yıllara ait anılarını da "3. Ordu'da Sıhhi Hizmet" başlıklı kitabında 1959 yılında yayınladı. 1918 yılında yenilgiden sonra cepheden dönerek tekrar Tıp Fakültesi'nde çalışmaya başlayan Dr. Sağlam'ın buradaki görevi pek uzun sürmemiştir. 1919'da Samsun'a çıkarak bağımsızlık bayrağını açan Mustafa Kemal Atatürk'ün memleket çocuklarını kendi safında göreve çağırma davetine katılan Dr. Tevfik Sağlam; 3 Ocak 1921'de İnebolu yoluyla Ankara'ya ulaşmıştır. Önce Milli Savunma Bakanlığı Ordular Sıhhiye Dairesi Başkanlığı'nda, ardından da Ankara Tıp Fakültesi'nin çekirdeği olan Cebeci Hastanesi'nde çalışan Dr. Sağlam; 1923 yılında da İzmir Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği Şefliği'ne atanmıştır. Aynı yıl Gülhane Hastanesi Dahiliye Kliniği Profesörlüğü'ne ve aynı hastanenin Başhekimliği'ne atanan Dr. Tevfik Sağlam; 1925 yılında I. Milli Türk Tıp Kongresi Düzenleme Kurul'unda Kongre Sekreteri olarak görev yapmıştır. 1927 yılında ikinci kez Milli Savunma Bakanlığı Ordular Sıhhiye Dairesi Başkanlığı görevine atanarak bu görevde General rütbesine yükselmiştir. Dr. Tevfik Sağlam; 1929 yılında yeni kurulan İstanbul Tabip Odası'na Yönetim Kurulu Başkanı olarak seçilerek Oda'nın ilk Başkanı olmuştur. 1933 yılına kadar da İstanbul İl Genel Meclisi üyeliğini yürütmüştür. 1931 yılında Gureba Hastanesi'ne geçen Dr. Tevfik Sağlam; 1933 Üniversite Reformu'nun ardından da İ.Ü. Tıp Fakültesi III. Dahiliye Kliniği'nde öğretim üyesi ve fakülte dekanı olarak görev yapmıştır. 1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığı ile ters düşerek bu görevlerinden ayrılan Dr. Tevfik Sağlam; 1936 yılında bu kez Haydarpaşa Numune Hastanesi Dahiliye Kliniği'ne geçerek meslek hayatını burada sürdürmüştür. Dr. Tevfik Sağlam; Kızılay Hastabakıcı Hemşireler Yurdu Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Sağlık Bakanlığı Yüksek Sağlık Şurası üyelikleri görevlerini de yürütmüştür. 1939 yılında Tıp Fakültesi Profesörler Kurulu'nun daveti ile üniversiteye tekrar dönerek III. Dahiliye Kliniği Başkanlığı'na atanan Prof. Dr. Tevfik Sağlam; emeklilik tarihi olan 27 Mayıs 1952 tarihine kadar üniversitede çalışmıştır. Türkiye'de ilk kalp kateterizasyonu Dr. Tevfik Sağlam'ın başında olduğu III. Dahiliye Kliniği'nde yapılmıştır. Karaciğer biyopsisi ve karaciğer dokusundan enzim çalışmaları dünya tıp literatüründe yerini almıştır. 1943 - 1946 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü görevini sürdüren Dr. . Tevfik Sağlam; bu dönemde çıkarılan ilk üniversite özerkliği ile ilgili yasanın da mimarlarından sayılmaktadır. Rektörlük görevinden sonra mesleki yaşamını fakültede sürdüren Dr. Sağlam; Türkiye'de ilk kez bir Ftizyoloji Kürsüsünün (Akciğer Hastalıkları) açılmasına öncülük etmiştir. Bu klinik sonradan Cerrahpaşa'ya taşınmış ve oldukça genişlemiştir. Dr. Sağlam; Çapa'daki kliniğinin üstüne eşi Naile Sağlam'ın parasal desteği ile "Naile Sağlam Tüberküloz Enstitüsü"nü kurmuştur. 1952 yılında emekli olduktan sonra da kendini toplumun hizmetine adayan Dr. Tevfik Sağlam; verem savaşı, halkın sağlık eğitimi, hemşirelik mesleğinin sorunları gibi alanlarda uğraş verdi. 81 yıllık hayatına İstanbul Tabip Odası Başkanlığı, Hekimler Dostluk ve Yardımlaşma Cemiyeti'nin kuruculuğu, İstanbul Verem Savaş Derneği kuruculuğu, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, Tıp Fakültesi Dekanlığı, Yüksek Sağlık Şurası Üyeliği, Milli Savunma Bakanlığı Ordular Sıhhiye Dairesi Başkanlığı, Gülhane Hastanesi Başhekimliği, Haydarpaşa Numune Hastanesi - Cebeci Hastanesi ve İzmir Hastanesi hekimlikleri görevlerini sığdıran Dr. Tevfik Sağlam; kendini toplumun sağlık sorunlarının çözümüne adayan bir öncü tıbbiyeli.

DR. AHMET RASİM ONAT (1898-1963)
Yanya'da doğdu. Orta öğrenimini İstanbul'da yaptı. Vefa Lisesi mezunu. 1922 yılında Haydarpaşa Tıbbiyesi'nden mezun oldu. Tedavi Kliniği'nde çalışarak İç Hastalıkları Uzmanı oldu. Ardından 1926 yılında Viyana'ya giderek çalışmalarını sürdürdü. 1927'de yurda dönerek Kayseri Devlet Hastanesi Dahiliye Kliniği Şefliği'ne atandı. 1931 - 1942 yılları arasında Şişli Etfal Hastanesi'nde klinik şefi olarak çalıştı ve burada Doçent ünvanını aldı. 1943 yılında dönemin en büyük hastanesi olan Haydarpaşa Numune Hastanesi Dahiliye Kliniği Şefliği görevine getirildi. Bu görevi emekli olduğu 1962 yılına kadar sürdürdü. Bu dönem içinde 250'den fazla İç Hastalıkları uzmanı yetişmesine katkıda bulunmuştur. Yerli tıp literatürüne 40'a yakın yayınla katkıda bulunan Dr. Onat; Milli Türk Tıp Kongresi'nin 1947 ve 1958'deki kongrelerinde kongre raportörlüğü görevini yürütmüştür. Dr. Onat; aynı zamanda ülkemizde ilk anonim ilaç şirketi olan Deva'nın kurucuları arasında bulunmuştur. 1953 yılında 6023 sayılı kanunla kurulan Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi'nin kurucu başkanlığını sekiz yıl süreyle sürdürdü. Dünya Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu'na seçilen ilk Türk hekimidir. 1957 - 1958 yıllarında birliğin başkanlığı görevini de yürütmüştür. Bu görevi sırasında Dünya Tabipleri Birliği'nin 1957'deki yıllık toplantısının İstanbul'da gerçekleşmesini sağlamıştır. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı iken; Menderes hükümetinin hekimleri kısıtlayan narh kanununa başarıyla karşı koymuştur. Ülkemizde hekimlerin sosyoekonomik sorunlarını irdeleyen ilk kapsamlı raporu hazırlayarak 1958 yılındaki Türk Tıp Kongresi'ne sunmuştur. Dr. Ahmed Rasim Onat; mesleğiyle çelişkili olarak sıkı bir sigara tiryakisi idi. Günde dört paket sigara içme alışkanlığını 45 yaşına kadar sürdürmüştür. Sigaraya on yıl el sürmediği halde Türk Tabipleri Birliği faaliyeti içinde sigara içmeye tekrar başlamıştır. 24 Mayıs 1963 tarihinde muayenehanesinde bir hastasını muayene ettikten sonra reçetesini yazmış ve hemen ardından ani bir kalp rahatsızlığı sonucunda görevinin başında vefat etmiştir. İki oğlu ve bir kızı vardır. Oğulları Altan Onat ve Teoman Onat; babalarının yolundan giderek hekim olmuşlar ve biri Kardiyoloji alanında, diğeri de Çocuk Hastalıkları alanında başarılara imza atmışlardır. Prof. Dr. Altan Onat ve Prof. Dr. Teoman Onat; halen topluma sağlık hizmeti sunmaya ve hekim yetiştirmeye devam etmektedirler.

ZİYA SOMAR
1906’da Yanya’da doğdu, 1978’de İstanbul’da öldü. Felsefeci. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde 1963-1965 yılları arasında öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1967-1969 yılları arasında İstanbul’da Galatasaray Lisesinde öğretmenlik yaptı. Buradan kendi isteği ile emekli oldu. Başlıca Yapıtları: Yakın Çağların Fikir ve edebiyat tarihinde İzmir (1944), Bir Şehrin ve Bir adamın Tarihi- Tevfik nevzad (1948), Dünyada ve Bizde Anarşü, Anarşizm (1970).

SİNAN EFENDİ
İstanbul velîlerinden. Yanya'da doğdu. İsmi Yûsuf olup, babası Şeyh Yâkûb Efendidir. 1581 (H.989)da vefât etti. Tahsîlini İstanbul'da yaptı. Semâniye müderrislerinden Şâh Efendinin derslerine devâm etti. Tahsîli sırasında akranları ile oyun ve eğlenceye meyledip canı ne isterse yapardı. Babası her ne kadar ona tasavvuf ehlinin ve hallerinin tadını, hoşluğunu anlatıp, buna yönelmeye teşvik etse de dinlemezdi. Kendi bildiğine giderdi. Her iş zamânı gelince olur hükmünce, babası bir gün vâz ederken cemâate şöyle dedi: "Kardeşlerim! Bu fakirin sizlerden bir istirhamım var. Ben duâ edeyim sizler de cân u gönülden âmin deyin. Ola ki siz kardeşlerimin âmin demesi ve duâsı bereketiyleAllahü teâlâ bu duâmızı kabûl buyurur. Gönül meyvem olan evlâdım Sinân'a rahmet nazarıyla bakar da ona tövbe nasîb edip, âbidler ve sâlihler arasına katılmasını ihsân eder." dedi.Sonra gönülden duâ etti. Cemâat de içli bir sadâ ile âmîn dedi. Şartları ile yapılan bu duâ kabul olunmuştu. O sırada Sinan Efendi oraya geldi.Tövbe edip tasavvufa yöneldi. Bu hususta çok gayret gösterdi.Babasının terbiyesinde yetişip kemâle erdi. Hilâfet verildi. İstanbul'da Balat'ta Ferruh Kethüdânın yaptırdığı zâviyeye tâyin edilip, insanları irşâd etmekle, doğru yolu anlatmakla vazîfelendirildi. Sinân Efendi küçük çocukken babası hayır duâsını almak için onu, evliyânın meşhûrlarından Merkez Efendiye götürdü. O sırada Merkez Efendi tebessüm ederek babasına; "Senin bu çocuğun istikbâli güzeldir. İyi bir kişi olacaktır. Hattâ şeyhlik makâmına otursa gerektir." buyurdu. İşâret ettiği gibi gerçekleşti. Sinân Efendi babasının vefâtından sonra yerinde altı sene irşâd faâliyetinde bulundu. Sonra Medîne-i münevvereye gitti. Şöyle ki, Merkez Efendinin dâmâdı ve halîfesi Seyyid Muslihiddîn Efendinin vefâtından sonra Sinân Efendi, Merkez Efendinin dergâhında vâz ediyordu. O gün Sultan Murâd da MerkezEfendinin türbesini ziyârete gitmişti. Bu ziyâret sırasında Sinân Efendi ile tanıştılar. Sinân Efendi hem âlim hem de hâfızdı. Gâyet hoş bir sesi vardı.Pâdişâhın huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okudu ve okuduğu âyet-i kerîmelerin tefsîrini yaptı. Pâdişâh hem kırâatına hem de tefsîrine hayran kaldı. Kendisini imâm tâyin etmek istedi. Ancak önceki imâmını bırakması uygun görülmedi.Sinân Efendiye bir arzusu olup olmadığını sordu. Sonra da Harem-i şerîf şeyhliği vazîfesine tâyin olundu. Bu sebepleMedîne-i münevvereye gitti. 1581 senesinde orada vefât etti. Hazret-i Abbâs'ın türbesi yakınında defnedildi.Eserleri: Tenbîh-ül-Gabî fî Rü'yet-in-Nebî, Tadlîl-üt-Te'vil, Risâlet-ül-Hakîka Litâlib-il-Îkân, Menâsik-ı Hac ve Tezkiret-ül-Halvetiyye'dir.Bir şiiriBeni benlikden al kurtar ilâhîKi gide bendeden benlik günâhıKaçam bundan göçem olam müsâfirCemâlin ka'besinde kıl mücâvir.

PROF. DR. KENAN ÖZBEL (1905-1989)
Anadolu koleksiyoncusu, yazar, öğretim üyesi. Yanya'da doğdu. Sanayi-i Nefise Mektebi'nin Resim Bölümü'nü bitirdi. Değişik illerde resim öğretmenliği yaptı. Ankara'daki İsmet Paşa Kız Enstitüsü'nde öğretmenken Anadolu'yu gezdi; köylülerin giyimleri ve Türk el sanatları konularında incelemeler yaptı. 1952'de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim üyeliğine atandı. 1969'da oradan emekli oldu. Anadolu'yu gezerek topladığı eşya, 1970'te Topkapı Sarayı bünyesinde açılan Kenan Özbel Halk Sanatları Galerisi'nde sergiye açıldı. El Sanatları başlıklı 13 kitapçık ve Türk Köylü Çorapları adlı bir kitap yazdı.

KENAN AKYÜZ (1911-1995)
Günümüz yazarı ve edebiyat tarihçisi Kenan Akyüz Yanya'da doğdu. İstanbul Kabataş Lisesi'ni bitirdi. Yüksek Öğretmen Okulu Türk dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yüksek öğrenimim tamamladı. 1934 yılında öğretmen olarak atandı, Kars, Sivas, Yozgat liselerinde görev yaptı. 1944 yılında AÜ DTCF'nde Türk Edebiyatı dersleri vermeye başladı. Önce doçent, ardından profesör oldu. Hisar ve Türk Dili gibi dergilere yazılar yazdı.

NAKİ BEKMEN
Doğum Yeri: Yanya. Doğum Tarihi: 1891. Baba Adı: Ali. Öğrenimi: Halkalı Y.Ziraat Okulu. Bildiği Diller: Almanca, Fransızca, Rumca Bulunduğu Görevler : Ziraat Vekaleti Müsteşarı, V (Ara seçim), 6. Dönem Siirt Milletvekili. Medeni Hali : Evli, 1 Çocuklu
ONLARIN ÜNLÜ YANYALISI: KAROLOS PAPULİAS
Yunanistan Cumhurbaşkanı
Ülkenin 300 üyeli parlamentosundan bugüne kadar benzeri görülmemiş bir biçimde 279 oy alan Karolos Papoulias, 12 Mart 2005 tarihinde Yunanistan Cumhurbaşkanı olarak yemin etti. Muhalefetteki Panhelenik Sosyalist Hareketin (PASOK) kurucu üyelerinden olan Papoulias, hem kendi partisinin hem de bu büyük ölçüde sembolik görev için kendisini Kostis Stephanopoulos’un yerine aday gösteren, iktidardaki merkez sağ partisi Yeni Demokrasinin desteğini kazandı.
Uzun soluklu kariyeri boyunca Papoulias sırıkla atlama şampiyonu oldu, avukat, siyasi eylemci, parlamento üyesi, milli voleybol takımı yetkilisi ve Milli Atletizm Birliği başkanı olarak görev yaptı.
Papoulias, 1929 yılında Yanya’da doğdu. Atina ve Milan’da hukuk eğitimini tamamladıktan sonra, Cologne Üniversitesinden doktora derecesi aldı ve 1963-1981 yılları arasında avukatlık yaptı. 1967 askeri darbesi sırasında Almanya’da bulunan Papoulias, darbeyi takip eden yedi yıl boyunca bir öğrenci direnişi örgütü kurulmasını ve Deutsche Welle’nin Yunanistan servisinden düzenli olarak yapılan yayınlarla albayların ihbar edilmesini sağladı.
Papoulias, 1977 yılında PASOK’un listesinden Yanya milletvekili olarak parlamentoya girdi. Sekiz kez milletvekili seçilerek toplam 27 yıl görev yaptı. Merhum Yunanistan başbakanı Andreas Papandreu’nun da yakın bir çalışma arkadaşı olan Papoulias, ardarda göreve gelen PASOK hükümetlerinin izlediği dış politika üzerinde de etkili oldu. 1981-1984 yılları arasında dışişleri bakan yardımcısı, 1985-1990 yılları arasında dışişleri bakanı ve 1993-1996 yılları arasında yine dışişleri bakanı olarak görev yaptı. 1995 yılında parti yönetim bürosu ve siyasi sekreterliğine seçildi.
1996 genel seçimlerinin ardından Yunanistan’ın AGİT’teki parlamento temsil heyetinin başkanı olan Papoulias, Haziran 2000’de Uluslararası Olimpiyat Vakfı Yönetim Kurulu ve İdari Komitesi üyeliğine getirildi.
Görev süresi beş yıl olan Papoulias, evil ve üç kız çocuk sahibidir.

2 yorum:

Mert Demirsöz dedi ki...

Geçtiğimiz günlerde Esat Bülkat'ın anne tarafımdan akrabam (büyük dedem) olduğunu öğrendim. Gururluyum.

Mert Demirsöz dedi ki...

Geçtiğimiz günlerde Esat Bülkat'ın anne tarafımdan akrabam (ananemin büyük dedesi) olduğunu öğrendim, ayrı bir gurur duydum.